SENİN KAPIN HANGİSİ?

Kapılar… Sıra sıra dizilmiş kapılar var. Her biri birbirinden heybetli. Loş ışıkta hayal meyal seçebiliyor olsam da artlarında sakladıkları kudreti iliklerimde hissedebiliyorum. Uçsuz bucaksız bir geçitte ne yapacağımı bilemeden ileri geri koşup durmaktan yoruldum. Böyle olmayacak, bir çıkış yolu bulmam gerek. Bana en yakın kapının önünde duruyorum. Bu kocaman, ağır, eski ve aşınmış bir ahşap çift kapı. Buna rağmen üzerindeki kabartmalar öyle güzel ki hayranlıkla seyre dalıyorum.

Edep, Yâ Hu!

Çağımızın hastalıklarından bahseden bir yazı okuyorum. Bu hastalıklar altı başlık altında toplanmış: Akıl Yoksunluğu, Empati Yoksunluğu, Cehalet, Açgözlülük, Aşırı Ego ve Vicdan Eksikliği. Yazı kısa ve pek aydınlatıcı bir bilgi de yok. Düşünüyorum. Çevremizde böylelerinden ne kadar çok olduğunu hayretle fark ediyorum.

Onlar her yerde. Oturduğumuz kafede, iş yerimizde, ailemizde, arkadaş çevremizde, yemek yediğimiz restoranda, trafikte, banka kuyruğunda, spor salonunda, sokağımızda… Bazıları ise o kadar yakınımızda ki herhangi bir sürtüşme yaşanıncaya kadar farkında bile olmuyoruz. Ancak karşımıza geçtiklerinde takke düşüp kel görünüyor ve biz daha önce ne kadar kör olduğumuzun şokunu yaşarken, onlar o anki şaşkınlığımızdan faydalanıp daha fazla üzerimize gelmenin tadını çıkarıyor. Daha sonra da biz kalp kırıklığımızla yüzleşirken, onlar arkalarını dönüp gidiyor ve sanki hiçbir şey olmamış gibi gülüp eğlenmeye devam edebiliyor. İyi de, nasıl?

KUKLA

Kuklalar diyorum; hani şu başkaları tarafından yönetilenler… Acaba hayatlarının iplerini gönüllü mü teslim ederler başkalarının ellerine yoksa sebebi sadece çaresizlik midir. Belki bunu yaptıklarının farkında bile değillerdir. Kuklaya dönmüşse bir insan onu hemen kişiliksiz olmakla, zayıf olmakla, cesaretsiz olmakla suçlamak ön yargılı bir yaklaşımdır bana göre.

Bu durum kişinin geçmişte yaşadıkları veya yaşayamadıklarıyla bağlantılı bir davranış olabilir. Belki de bir takım baskılara maruz kalmanın yol açtığı “mecbur olma” hissidir, kim bilir. Sebebi ne olursa olsun, bir insan kuklaya dönüşmüşse işin içinde mutlaka onun yumuşak karnını keşfetmiş ve kendi çıkarları için kullanmış bir aktör, yani bir “Kuklacı” vardır.

Sancı

“Bütün karanlıklar aydınlığa çıkar,” dediler, ama bunun ne boyutta bir sancılı süreci gerektirdiğinden bahsetmediler. Bir doğum sancısı adeta. Her kadının doğum tecrübesi farklı olduğundan herhalde, karanlıktan aydınlığa kavuşmak da kimine göre kolay, kimine göre zor bir süreç. Ergenlik dönemi de öyle değil mi zaten? Kolay mı çocukluktan adamlığa veya kadınlığa geçiş? İnsan ne içindeki çocuğu terk etmek ister ne de sorumluluk almaya zannettiği kadar hazırdır aslında. Birdenbire irileşen bir yetişkin vücuduna uyum sağlamaya çalışan bir çocuktur hâlâ. Hem büyüdüğü iddiasındadır, hem de çocukluk alışkanlıklarını terk etmeme inadında.

Uyanış…

Bir düş gördüm rüyamda; karanlığın o derin uçurumlarından aşağıya düşüyordum. Tek görebildiğim kasvetli bir çukur; tek hissedebildiğimse korkuydu. Zifir gibi beni kuşatan, boğazıma sarılan, kesif kokusundan kaçamadığım o korkudan kurtuluş yoktu artık benim için. Çığlık atıyordum, duyup duyabileceğim en sessiz çığlıklar…

Mesnevî’nin Türk Edebiyatına Etkisi

Mesnevî, tasavvufî düşünce konularını işlemektedir. Mevlânâ, altı ciltten oluşan eserin her cildinin başına eserin konu ve içeriğini kısaca yazdırmıştır: “Mesnevî dinin usulünün usulünün usulüdür.” Bu ifadede “usul” kelimesinin üç defa geçmesi dikkat çekicidir. Ancak, “usulden” kasıt nedir? Her birinin anlamı farklı mıdır? Mevlânâ’nın bu sözüyle aslında bir hakikatler zincirini kastettiği ve bu hakikatlerin birbirini gerektirdiğini ifade ettiği yorumunda bulunulmuştur. Buna göre; Mesnevî’nin konusu temelde amel, hal ve hakikattir. Hakikate ulaşmak ameli ve hali gerektirir, amel ve hal de anlamını hakikatle bulur. Mesnevî’de bu hakikatlere ulaşmak keşfi bilgidir (ilm-i ilahi) ve ulaşma yolları da ameller (şer’î ilimler) ve hallere özgü bilgilerdir (sülûk ilmi) (a.g.e., c. 29, s. 327-328).

Kırmızı Lekeler

Bir refleksle yanağıma götürdüğüm elime baktığımda kırmızı boyanın yüzüme sıçradığını fark ettim. Paltomun ön tarafına da sıçramıştı, neyse ki lacivert renkteydi de pek belli olmuyordu. Önemli değildi, yıkanınca geçerdi nasıl olsa. O yüzden kızmadım adama. Yanımda da mendil yoktu ki. Elimle yüzümü öylesine siliverdim. Elim artık boyalıydı. O esnada minibüs gelince hemen biniverdim.

Söyleşi: Edremit Özel Uğur Anadolu Lisesi

Davet üzerine, 27 Şubat 2020, Perşembe günü Edremit Özel Uğur Anadolu Lisesi’ndeydim. Okulun konferans salonunda 9, 10 ve 11. sınıf […]

Söyleşi – Günümüzde Yazarlık ve Çevirmenlik

19 Aralık 2019, Perşembe günü Edremit Ayşe Sıdıka Erke Etnografya Müzesi’nde müze müdürü Sayın Cumhur Dokur’un moderatörlüğünde günümüzde yazarlık ve çevirmenlik üzerine bir söyleşimiz oldu. Edremit Belediyesi Başkan Yardımcısı Sayın Metin Tunçer’in ve Belediye Meclis Üyesi Sayın Ayhan Halil’in katılımı bizleri onurlandırdı.

Yiğidimin Kamçısıydı Umut

Umudu kaybettiğimiz gün, esaretin pençesine düştüğümüz gündür. Atalarımız da bunu çok iyi biliyordu. Damarlarımızda dolaşan bu asil kanın, yani genetik kodumuzun bizlere ulaşana kadar nesiller boyunca aktardığı en büyük bilgi, azmin ve bağımsızlığın toplum açısından hayati öneme sahip olduğudur. Bu bilgiyi içimizden söküp atmamız mümkün değildir. Hepimiz bununla doğuyor, yetiştiriliyor ve bir sonraki nesle aktarıyoruz. İnanmak ise bu bilgiyi hayata geçirmenin tek yoludur. Önce umut etmek, sonra inanmak… Olmayanı olduran, imkânsızı mümkün kılan, işte budur. Tıpkı, Çanakkale Zaferi gibi.