Bayram Evimize mi Gelmeli, Yoksa Yüreğimize mi?

 

Bir Emine Teyze vardır, küçüklüğümden beri tanırım. Onu hep esmer teni, kadeti çıkmış vücudu, ağzının kenarında duran sigarası, duman gözüne kaçmasın diye kıstığı sol gözü, erkek gibi kalın sesi, eksik dişleri ve gülen yüzüyle hatırlarım. Seksenli yıllardı, böbrek yetmezliği yüzünden diyalize mahkûm olmuş hasta bir kocası vardı, artık çalışamıyor, evde halsiz bir şekilde yatıyordu. Hayatında hiç çalışmamış olan Emine Teyze kocasının hastane ve tedavi masraflarını karşılamak için evlere temizliğe gidiyordu. Neyse ki derme çatma evleri kendilerinindi. İki oğulları vardı, Emine Teyze deli gibi çalışarak ikisini de güç bela evlendirebilmişti. Eksiğiyle gediğiyle de olsa bir şekilde yuva kurabilmişti onlara ya, artık ondan mutlusu yoktu. Bir süre büyük oğluyla arası bozuldu, bir süre de küçük oğluyla. O arada eşini kaybetti. Adamcağız emekli olamadan ölmüştü. Hem de ardında bir sürü borç bırakarak… Emine Teyze artık yaşlandı ve çalışamaz hale geldi. Kırk yıllık komşularının yardımıyla ayakta duruyor, ne bir geleni var ne de halini hatırını soranı. Evinde elektrik yok, suyu ve telefonu kesik. Uzun zamandır çay ve kahve de içmiyor. Odun veya kömür bulabilirse sobasını yakıyor, ancak o zaman bir tencere yemek kaynatıveriyor üzerinde.

Buna benzer öyle çok hayat hikâyesi var ki etrafımızda, yoldan geçen birini çevirip sorsak kim bilir neler anlatır neler. Ama dinledikten sonra tek yaptığımız “Vah, vah,” demek olmamalı. Ben ne yapabilirim, yardım etmek için elimden ne gelir, diye sormalı insan kendine. Başkaları için duyduğumuz üzüntü o anla sınırlı kalmamalı. Başkalarının sıkıntısını kendi sıkıntılarımızla kıyaslamalı, şükretmeli ve elimizi taşın altına koyup bir şeyler yapma çabasına girmeliyiz. İnsanlık zaten bunu gerektirir, öyle değil mi?

Oğlumuza veya kızımıza bayramlık kıyafetlerini alıp giydirdiğimizde, “Maşallah benim çocuğuma, kıyafeti ne kadar yakıştı, ayakkabılar da yakıyor, ha,” derken bir ayakkabısı bile olmayan çocukları düşünüp yüreğimiz sızlıyor mu? Kestiğimiz kurbandan anne-babamız için ayırdığımız payı alıp ellerini öpmek için bayram ziyaretine giderken, bir yerlerde evine et girmeyen ihtiyaç sahibi bir aile var mıdır, diye düşünüyor muyuz? Peki, ailesinin ona ucuz bir tişört almaya bile gücü yetmemiş bir çocuğun bayram günü sizin çocuğunuzu iki dirhem bir çekirdek gördüğünde aklından ve yüreğinden neler geçeceğini hayal edebiliyor musunuz?

Bayram evimize mi gelmeli, yoksa yüreğimize mi? Bayram; paylaşmak demektir. Bayram; bireysel ya da ailevi değil, toplumsal bir kutlamadır. Önemli olan tek şey en güzel kıyafetlerimizi giyip aile büyüklerini ziyaret etmek değildir. O özel ruhunu tanıdığımız, tanımadığımız herkesle paylaşmaktır onu bu kadar özel kılan. Bayram o zaman güzeldir işte, o zaman anlamlıdır.

 

Önümüz kurban bayramı.

Unutmayalım diye anlattım size bunları.

Etrafımızdaki ihtiyaç sahiplerini unutmayalım.

Onlar açken biz tok yatmayalım.

Düşündüğünüzde aklınıza kimse gelmeyebilir belki ama

Etrafınızda bir sorup soruştursanız,

Siz de şaşırırsınız kaç insanın nerelerde, ne şartlar altında yaşamaya çalıştıklarına.

Herkes en yakınındakine yardım elini uzatsa,

İhtiyaç sahibi kalmaz bu dünyada.

“Yoksul; insanlar arasında dolaşıp bir iki lokma veya bir iki hurma verdiğin kimse değildir. Gerçekten yoksul, ihtiyacını karşılayamadığı halde tanınıp kendisine sadaka verilmeyen ve insanlardan bir şey istemeye kalkışmayan kimsedir.” (Hz.Muhammed)

“Fakire verilen, daha onun eline geçmeden Allah’a ulaşır.” (Zeynel Abidin)

 

Kurban Bayramınız Kutlu Olsun, Sevgiyle Kalın…

Digiprove sealCopyright secured by Digiprove © 2018 Sibel ATAM
Lütfen beğenip takip edin:

Bir Yorum Yapmak İster Misiniz?