MUTLULUĞU YAZAMAYAN YAZAR

İsmet çalan zil ile ellerinin arasında tuttuğu başını kaldırıp kapıya doğru bakarken kimin geldiğini merak etti. Canı o kadar sıkkınken kimsenin gönlünü eğleyecek hâli yoktu. Zaten ona kim gelebilirdi ki, belki can dostuydu kapıdaki. Saatlerdir bir şey yazamadığı masasından kalkıp isteksiz adımlarla kapıya yürüdü. Kapının kulpunu bastırıp kendine çektiğinde yakın dostu Sedat’ın paspasın gerisinde durduğunu görerek sevindi ve hemen onu içeri buyur etti.

SENİN KAPIN HANGİSİ?

Kapılar… Sıra sıra dizilmiş kapılar var. Her biri birbirinden heybetli. Loş ışıkta hayal meyal seçebiliyor olsam da artlarında sakladıkları kudreti iliklerimde hissedebiliyorum. Uçsuz bucaksız bir geçitte ne yapacağımı bilemeden ileri geri koşup durmaktan yoruldum. Böyle olmayacak, bir çıkış yolu bulmam gerek. Bana en yakın kapının önünde duruyorum. Bu kocaman, ağır, eski ve aşınmış bir ahşap çift kapı. Buna rağmen üzerindeki kabartmalar öyle güzel ki hayranlıkla seyre dalıyorum.

Edep, Yâ Hu!

Çağımızın hastalıklarından bahseden bir yazı okuyorum. Bu hastalıklar altı başlık altında toplanmış: Akıl Yoksunluğu, Empati Yoksunluğu, Cehalet, Açgözlülük, Aşırı Ego ve Vicdan Eksikliği. Yazı kısa ve pek aydınlatıcı bir bilgi de yok. Düşünüyorum. Çevremizde böylelerinden ne kadar çok olduğunu hayretle fark ediyorum.

Onlar her yerde. Oturduğumuz kafede, iş yerimizde, ailemizde, arkadaş çevremizde, yemek yediğimiz restoranda, trafikte, banka kuyruğunda, spor salonunda, sokağımızda… Bazıları ise o kadar yakınımızda ki herhangi bir sürtüşme yaşanıncaya kadar farkında bile olmuyoruz. Ancak karşımıza geçtiklerinde takke düşüp kel görünüyor ve biz daha önce ne kadar kör olduğumuzun şokunu yaşarken, onlar o anki şaşkınlığımızdan faydalanıp daha fazla üzerimize gelmenin tadını çıkarıyor. Daha sonra da biz kalp kırıklığımızla yüzleşirken, onlar arkalarını dönüp gidiyor ve sanki hiçbir şey olmamış gibi gülüp eğlenmeye devam edebiliyor. İyi de, nasıl?

KUKLA

Kuklalar diyorum; hani şu başkaları tarafından yönetilenler… Acaba hayatlarının iplerini gönüllü mü teslim ederler başkalarının ellerine yoksa sebebi sadece çaresizlik midir. Belki bunu yaptıklarının farkında bile değillerdir. Kuklaya dönmüşse bir insan onu hemen kişiliksiz olmakla, zayıf olmakla, cesaretsiz olmakla suçlamak ön yargılı bir yaklaşımdır bana göre.

Bu durum kişinin geçmişte yaşadıkları veya yaşayamadıklarıyla bağlantılı bir davranış olabilir. Belki de bir takım baskılara maruz kalmanın yol açtığı “mecbur olma” hissidir, kim bilir. Sebebi ne olursa olsun, bir insan kuklaya dönüşmüşse işin içinde mutlaka onun yumuşak karnını keşfetmiş ve kendi çıkarları için kullanmış bir aktör, yani bir “Kuklacı” vardır.